Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

GÜMÜŞ SAÇLI HİKAYEM…

 

 

 
 

 

GÜMÜŞ SAÇLI HİKAYEM…
Gümüş saçlı hikayem,

Dün başlamıştı hayatımı yaşamaya…

Ve umut…

Üzgün bir yokuşun soluk alamadığı anında,

Caddelerde kadın düşleri…

Gözleri mavilimin, hayal perdesine sakladığı,

Islak gözyaşları…

Zaman yolcuğunda yeni bir bahar,

Saçları gümüşe umut verir…

Ve nikah masası…

İlk önce dağınık harflerden,

Düzenli kelimeler yazdılar kalplerine…

Yaralı cümlelerin,

Noktalarını, virgüllerini kaldırdılar…

Sokaklara rüzgar serptiler,

Çatıları süpürdüler el ele…

Sabır dokudular,

İlmek, ilmek kalbin tezgahında.

Ve bebek sesleri…

Üç elma eteklerine takıldı,

Zamanın ıslığında…

Biri endişeli, diğeri tatlı,

Bir diğeri ise sevdalıydı.

Sonra hep beraber öykü bahçesine,

Çekirdekleri aşk olan elma ağacı ektiler….

Ve hayat…..

Noktaların birleşmesinden,

Aşkın sanatını oluşturdular el ele…

Avuçlarında üç kalp çiçeklendi,

Alevi savruldu gökyüzüne…

Gümüş saçlı hikayem hala devam ediyor

Hayatımı yaşamaya…

Ve, vakit mutlu…

Atike Rana

 

İkinci bir hayatın başlangıcı….
Eşime…Ellerin hala ellerimde…

ÖZLEM GELDİ YİNE

 

 

 

 

 

ÖZLEM GELDİ YİNE 

 

Bıraktım seni zamana

Kıyıma vurman için

Soğuk dalgaların ruhu yokmuş

Bu gece lalelerin ucu acıdı

Sokulmuş gizlice yalnızlık ayak ucuma

Ağlamaksa,  arkadaşım….

 

Rıhtımlarım yosun bağlamış

Umudum kızıl gün batımı

Yapraktan gemi olur mu ?

Olmuş işte

Sararıp solmuş….

 

Maviye hiç dokunmamıştım binlerce yıl

Soluklarım yok tu sanki

Sandıklara gizlenmiş ben

Anahtar deliğinden bakardım sana

Umutsuz ve yorgun

Dağınık saçlarımın gözyaşında…

 

Soru işaretinin noktası konmuş üzerime

Yağmur bulutu ben olsaydım keşke

Patır, patır yağsaydım kaygısızca

Her sabah yüreğim acımasaydı

Keşkelerim olmasaydı

Anneliğimde…

 

Bir bayrak dikildi

Mızrabı dağladı yüreğimi

En köşegen tarafa kaçtım

Dermansız dert ektiler mezar taşında

Umudumu boynuma taktım

Her yıldız kaydığında….

 

Örtün üstümü şimdi yalancı dostlar

Üşümek vaktidir

Gönlü olan anlar beni

Azap çekiyor vicdan

İçimde darağacından bir salıncak…

 

Özlem geldi yine

Konuk oldu,bağladı aşkı limana

Hazan ikliminde  duygularımı kaynattı

Ciğerimi çaldı

Ve bu gecenin karamsarlığında

Bir not bıraktı :

 

“Bir çift mavi göz kaydı gökyüzünden

  Bir çift mavi göz…”

 

Atike Rana

11 Ağustos 1989 anısına…26 Ağustos 2009

 

 

“….unutmak kadar büyük bir nimetin, unutmayan anın  kesitinden….”

Annen seni özlüyor….

“Yedi Kıta” dergisi


SULTAN II. ABDÜLHAMİT HAN VE FİLİSTİN

Kısa sürede büyük ilgi toplayan aylık tarih, ilim ve kültür dergisi YEDİKITA, Şubat sayısında yine tarihteki gizemli yolculuğuna hız kesmeden devam ediyor. “Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Filistin” başlığıyla farklı ve özel bir dosyayı kapağına taşıyan YEDİKITA DERGİSİ, Günümüzde moda haline gelmiş II. Abdülhamid Han düşmanlığı hakkındaki dosyayı ve yıllardan beri sadece ismini dahi duyduğumuzda içimizi kanatan Filistin gerçeğinin hiç değinilmemiş tarihi bir yönünü; Sultan Abdülhamidin Filistin topraklarının satışını yasaklamasıyla ilgili günümüze de ışık tutan bir mevzuyu arşiv vesikaları kullanarak kıymetli okurlarıyla paylaşıyor.

Sultan II. Abdülhamit Han’ın kendi devrinde yaptığı onlarca çalışmadan bir başkası olan Doğu ve Güneydoğu bölgesinde petrol araştırmaları ve de Osmanlı Sultanı adına Uzakdoğu da okunan hutbe konulu makalelerimiz de Yedikıta Dergimizin 6.sayısının konuları içerisinde yerini alıyor. II.Abdülhamit Han deyince unutulmaz hatıralarından olan muhtıralarından bir tanesini de dergimizin bu sayısında siz değerli okurlarımızla paylaşmak istedik.Emekli bir paşasının bazı ithamlarına maruz kalan ve cevaben yazdığı bu muhtıra zamanın siyasi yapısını da bizlere apaçık sunma imkanı sağlıyor.

YEDİKITA DERGİSİ, bu sayısında ek olarak da, II. Abdülhamit Han in Petrol Araştırmaları ile ilgili Haritası nı sizlere sunuyor.

Dopdolu muhtevası ve ilmî bakış açısıyla ele almış olduğu birbirinden ilginç konularla yine okuyucularına tarihin sayfalarında muhteşem bir yolculuk vadeden YEDİKITA DERGİSİ; Osmanlı’nın 19.asırda yetiştirmiş olduğu devlet ve ilim adamlarımızın en mühimlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa nın hayatı, Osman Gazinin rüyası, Müslüman Kâşif İbnü’n Nefis, Kuran-ı Kerimi tahrif çabaları dosyalarının yanı sıra Bir Makam, Bir Ziyaret köşesinde ise Hz. Yuşa a.s nin kabri, hayatı üzerine olan yazı ile sizlere büyük bir hazinenin kapısını aralıyor…

YEDİKITA DERGİSİ, tüm bayilerde ve seçkin kitabevlerinde…

İrtibat:
Mustafa ÖZKAN
0212 657 88 00 – 192
tanitim@yedikita.com.tr

Etiketler:

YALVARIŞ

YALVARIŞ

Ya Rab bu hasrete can dayanmıyor;
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.
Her adımda bir engel var, salmıyor,
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Mümkün mü bu yolda maksuda ermek?
Mümkün mü sılada dost yüzü görmek?
Aşığa ar gelir geriye dönmek;
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Çekilmez bir şelek vurdun arkama;
Şaşırdım yollarda kaldım, akşama.
Umudum her zaman bakidir amma,
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Sevip sevilmemek varsa kaderde,
Hangi doktor ilaç verir bu derde?
Hastayım, susuzum gurbet illerde;
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Ey hanlar hanını halk eden Hancı!
Bir yudum aşkınla doğdu bu sancı.
Ey fakir ekmeği, Mümin inancı!
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

Süheyl Ünver Nakışhanesi artık yok

Süheyl Ünver Nakışhanesi artık yok Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1955 yılına kadar hocalık yapan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, klasik Türk sanatlarını yeniden diriltmek amacıyla 1957′de Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’nde bir atölye kurar. Tezhip, minyatür sanatlarımızın uygulandığı bu atölye bir anlamda Osmanlı nakışhane geleneğini andırır. Ünver, hat, minyatür, tezhip gibi o dönemlerde gözden düşmüş sanatların hamisi olur. Ahmet Hamdi Tanpınar ölmeden birkaç gün önce karşılaştığı Ünver’e gönül rahatlığıyla “Süheyl, İstanbul sana emanet!” diye seslenir. Bir kültürün üstündeki perdeyi aralayan bu çalışmalar Ünver’in vefat tarihi olan 1986′nın sonuna kadar sürer. Ünver, ölümünden önce nakışhaneyi kızı Gülbün Mesara’ya emanet eder. Kızı, 1988′de devraldığı bu mirası titizlikle koruyarak bugünlere kadar getirir. Gülbün Mesara babasının bir ekol haline gelen sanat çizgisinden asla sapmaz, ondan devraldığı arşivi ve defterleri gözü gibi korur. 1990′dan sonra Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi ismine Süheyl Ünver eklenir ve nakışhanenin çalışmaları, Mesara’nın başkanlığında sürer. Günümüz klasik sanatlarının pek çok ustası nakışhanede yetişir. Buraya kadar her şey çok güzel gitmekteydi. Lakin Gülbün Mesara babasının kurduğu Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi’nden ‘Süheyl Ünver’ adını da yanına alarak sessiz sedasız ayrıldı. Çalışmalarını yaklaşık 20 yıldır aynı mekanda sürdüren Mesara, artık talebelerine evinde ders veriyor. Cerrahpaşa’daki nakışhane ise Süheyl Ünver’in ismi ve kızı olmadan yola devam ediyor. Gülbün Mesara, Necatigil gibi “Biz işimize bakalım” diyerek aynı heyecanla ‘işine’ bakıyor. Ünver son dönemlerinde “İnsanlardan uzak, tabiata yakın” olmayı salık veriyordu. Kızı da şu sıralar Mardin’e sığınmış; bu şehri, talebeleriyle birlikte minyatürlüyor ve tezhipliyor. Mardin Valiliği’nden gelen teklif, 2010′da bir sergi olacak. Gülbün Mesara’nın Cerrahpaşa Süheyl Ünver Nakışhanesi’nden ayrılacağını kimse düşünmüyordu. Ancak geçtiğimiz yaz burada yaşanan ‘çok başlılık’, ‘gruplaşmalar’ ve bunların getirdiği huzursuzluklar bardağı taşıran son damla olmuş. Süheyl Ünver geleneğini yarım bırakmayı düşünmediğini söyleyen Mesara, “Aslında nakışhaneyi evime taşımak istemiyordum. Cerrahpaşa’dan sonra gideceğim tek yer babamın vasiyeti gereği yapılan Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki odaydı. Burada babamın koleksiyonu var. Ama yetkililer illa Süleymaniye’ye gitmek istiyorsam, bunun randevuyla olabileceğini söylediler. Bu da benim için kabul edilebilir bir şey değil. Tek başıma gidebiliyorum; ama talebelerimle gitmeme izin yok. Kısacası bana ‘gelemezsin’ demiyorlar; ama önüme kimi setler koyuyorlar.” diye konuşuyor. Bu tür rahatsızlıkların babasının döneminde de olduğunu söyleyen Gülbün Mesara, yaşananları normal karşılıyor. O aslında bunların olmasını hiç istememiş, “Bu işlerin hepsini fahri olarak, hiçbir ücret beklemeden yapıyordum. Bizim aldığımız terbiye bu.” diyor. Bu fikrinden sonra Mesara’ya; Semih İrteş Atik Valde’de, Hüseyin Kutlu da Hekimoğlu Ali Paşa Medresesi’nde ders vermesi için teklifte bulunmuş. Mesara halen bu teklifler üzerine düşünüyor, fakat çalışmalarını bir müddet evinde sürdürmeyi tercih ediyor. ‘Süleymaniye’deki arşivin envanteri 20 yıldır çıkarılmadı’ “Babam ‘Milletten aldığımı yine millete…’ derdi. Bu yüzden onun arşivini nereye vereceğim konusunda bir karar veremedim. Süleymaniye Kütüphanesi söz konusu olamaz. Onun adına bir oda yaptık. Yaklaşık 20 yıl oldu, kütüphaneye bağışladığı eserlerin envanteri hâlâ çıkarılmamış. Hüseyin Kutlu ‘Defterlerin hepsini elektronik ortama aktaralım.’ dedi, ama envanter çıkmadı diye buna da izin vermediler. Elimde ne varsa şuan Semih İrteş ve ekibi tarafından elektronik ortama aktarılıyor.” Yazar: Musa İğrek

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.